Öğrenmek Üzerine

“Öğrenmek ağaç büyütmek gibidir.”

Hemen açıklayım:

-Çok stresli bir sürü işle uğraşıyorsanız yeni şeyler öğrenmek çok zordur. Toprakta boş alan gerekir.
-Kesinlikle zamana ihtiyacı vardır. Daha hızlı ve güçlü büyümesini sağlayabilirsiniz, belli bir dereceye kadar.
Düzenli çalışmaya(oynamaya), tekrara ihtiyacı vardır. Ağacı özellikle fidanken uzun süre sulamazsanız kurur.
-İlkin daha zor ve günlük öğrenilen bilgi çok daha azdır. Bilgi arttıkça öğrenmenin hacmi de genişler. Büyük bir ağaçta yaprak çıkabilecek daha çok nokta vardır.
-Konunun alt dalları da kendi başına ağaç gibidir. Bir alana önce bir yaprak girer, sonra dal genişler zamanla…

“Müfredat aldatmacası”

Konuların öğrenilmesi birbirinden bağımsız olabilir. Öğrenmek zaman gerektirdiği için bir ağacın büyümesini beklemeden diğerini dikmek gerekebilir.

Bu üzerinde durulması gereken bir konu çünkü “müfredat” kavramı kurumlarda ve zihinlerde yerleşmiş bir kavram. Elinize bir kitap aldığınızda ilk konudan başlama isteği duyarsınız. “A konusunu tam bitireyim sonra da B konusunu tam bitiririm”. Halbuki beyin böyle çalışmayı sevmiyor. A konusunu da B konusunu da ara ara çalışmak(oynamak) aralarında bağlantı kurup anlamlarını güçlendirmek, bu süreci uzun zamana yaymak daha verimli oluyor.

“İşime yarayan huylar”

(Bir örnek üzerinden anlatayım: Rusça grameri ve elinde sapanıyla ben)

*Sınırlarını gör, büyük resmin neye benzediğini gör
-Tüm kuralların tüm detaylarını bilemezsin ancak neye benzediğini öğrenebilirsin. Bu beni rahatlatıyor ve psikolojik olarak hazır olmamı sağlıyor. Adeta bilgilerin geleceği yeri hazırlıyorum.

*Yaşayarak Tecrübe Et
-İtiraf edeyim, dil öğrenmek bu konuda daha kolay. Sadece gramer kitabı okuma, yeter. Sesli bir şeyler dinlemek. Dizi izlemek, okumak… Rusça elma kelimesini duyduğunda aklına bir elma resmi getirmek bile yeterli(resmin arkaplanında da moskova olacak).

Halbuki çoğu zaman sadece okumak ve izlemek, yaşayarak tecrübe etmeye engel olabilir!

*Etkileşime geçeceğin yolları, kanalları artırmaya çalış, sürekli araştır
-Sadece gramer kitabı okuma, internetteki tüm kitaplara bir göz at. Belki oyun oynayabilirsin. Belki bir arkadaşınla birlikte çalışmalısın. Belki güzel hazırlanmış gramer tablolarına bakmalısın. Belki kelime kartları kullanmalısın.

Günün içinde öğreneceğin şeyle ilgileneceğin bahaneler, oyunlar bul!

Biraz ondan biraz bundan derken bir de bakmışsınız ki…

*Eğlenceli olduğu şekilde devam et
Eğlence ve motivasyon en önemli nokta. İşini zevk alarak yapan bir insanı diğerlerinden hemen ayırt edebilirsiniz. Hatta eğlence o kadar önemlidir ki mantıksız davranışlar bile işin içine eğlence katmak amacıyla mazur görülebilir.

Ben Rusçaya nasıl bir zevk kattım? Bir dili çözmek, mısır hiyerogliflerini çözmek gibi, kriptolojik bir kilidi çözmek gibi zevk veriyor bana(mantıksız). Belki kursa gitsem çok daha hızlı, verimli öğreneceğim, orada istediğim yardımı göreceğim ve gitmiyorum(pek mantıklı sayılmaz). Ancak o zaman ne tadı kalır ki? (mantıklı)

Mantıksız da olsa çalışmaya devam etmiyor muyum?

 

Sakin Flaubert’ten Dersler

Flaubert, 5 yıl uğraşıp edebiyat tarihinde önemli yeri olan “Madam Bovary” romanının yazmış. Romanı tavsiye etmekle birlikte Flaubert’ten alınacak bir ders görüyorum. Demiş ki:-“Soyez réglé dans votre vie et ordinaire comme un bourgeois, afin d’être violent et original dans vos œuvres.”

Yani, (ingilizcesinden) çevirirsek: “Hayatında sıradan ve düzenli ol, böylece işinde şiddetli ve özgün olabilirsin.”

İnsanın içindeki heyecan arayışı, adrenalin bağımlığı, savaşma ve direnme duygusu, ilerleme tutkusu, tycoon oyunu psikolojisi, insanlara bungee jumping yaptıran şey vb… bu enerji insanın bir şeyler başarması, evrende bir iz bırakması için elzem. Yoksa çok mantıklı olacak, hiç risk almayacak, “Dur bakalım olanları inceleyip en iyi yolu seçeyim…” derken hayat geçecek. En güvenli ve mantıklı yollar da aynı sona çıkacak…

Ve tabii ki her şeyin fazlası zarar. Dengeyi düşünme derdinden münezzeh yaşayamıyoruz. İnsanoğlu düşük tansiyonla yüksek tansiyon arasında yaşaması gereken aciz bir varlık. Her sorunla karşılaşmamızı “sorunu fırsata çevirme” yeteneğimizi ortaya koyacağımız bir meydan okuma olarak görürsek, yandık. Her şeye rağmen; şeker, yağ yaktıktan sonra protein yakarak devam edemeyiz.

Dengeli ve sakin olmalıyız. Enerjimizi neye harcadığımızı sorgulamalıyız. Dünya tarihine geçecek bir işi yapabilmek için bile yeri geldiğinde sütünü içip vaktinde yatman gerekiyor.

İçine Sinek Düşmüş Hayal

Motivasyon konusunda yazılmış çok yazı var. Sizce problem az motive olmamız, az gaza gelmemiz mi?

Gönlümüzün dalgalı sularında bize engel olan ne var ki, “İşte benim istediğim hayat bu!” diyerek bütün gün boyunca yüksek bir enerjiyle hayallerimizin peşinden gitmiyoruz?

Bu sorunun cevabı herkes için farklı olabilir. Ve kişisel, büyük bir proje olarak ele almak gerekebilir. Ben sadece bir ipucu paylaşacağım.

***

Önce motivasyonumuzu özenle ikiye ayıralım:
-Bir şeyi arzu etme(+)
-Bir şeyden uzaklaşma/kaçma isteği(-)

Önemli nokta şudur bir şeyden kaçma isteği(-) insan doğasında diğerini bastırır. İnsanlar kaybetmeye çok duyarlıdır, kazanmaktan da daha çok duyarlıdır.

Güzel bir hedefimiz olduğunda, hemen motivasyonumuzu bozacak sinekler aklımıza gelir(amigdala?). Ne kadar mantıksız olsa da etkileniriz çünkü duygularımız devrededir. Hatta birisi ne kadar zeki olursa bu özelliği onun daha karmaşık sinekler bulmasını kolaylaştıracaktır.

İçine sinek düşmüş bir çorbayı (ne kadar lezzetli olursa olsun) içemeyeceğimiz gibi, taktiksel olarak pislenmiş hayallerimize de azimle ilerleyemeyiz. Temizlik şart.

Sörfçünün Bildiği

Fasıl 1

Kaymak fıçısına iki kurbağa düşmüş, birisi pes etmiş ve ölmüş, diğeri ise sürekli çırpınarak kaymağı tereyağına çevirmiş ve üstüne basıp zıplayarak kurtulmuş.

***

Fasıl 2

Başarmak için sabırlı, dirençli, inatçı olmak ve kulakları tıkamak gerekiyor. Zorluklardan zevk almak, onların üzerine gitmek gerekiyor. Ancak gözlemliyorum ki anlamsız, faydasız zorlukların da üzerine gidiyoruz.

Örnek bir konuşma: “Şunu da yaparız(iyimser) off süper olur (sonuç odaklı). Bunu da yaparız bak şimdi şöyle olacak (hemen detaylara dalar)…”

Kendimize en minik konulardan bile dikkat, emek, sorumluluk isteyen “projecikler” çıkarıyoruz. Sadece iş veya girişimcilikten bahsetmiyorum, hayatın en ufak bir anında bile, zor yoldan gitmeyi seçiyoruz. Zamanla bu projecikler etrafımızı sarıyor,maddi ve manevi anlamda parçalanmış buluyoruz kendimizi.

Bu bir enerji problemidir.

Körü körüne akışına kapılmak saçma. Ek olarak, alışkanlıkla her konuda bilinçsizce akıntıya kürek çekmek de saçma. Enerjimizi iyi kullanmalıyız. Akıntıları kullanmaktan hiç çekinmeyip, enerjimiz en çok değer üreteceği zamanlarda akıntıya karşı gitmeliyiz.

 

Alışmış Kudurmuştan İyidir Bazen

İddia ediyorum, insanın en büyük özelliği, çok çabuk alışmasıdır. Doğası gereği.*

17. yüzyıl Japonya’sında sofrada saygısız şakalar yapan kelle, bir katana ile vücuduna veda ediyordu..**

İnsanlar çok şaşırmıyorlardı muhtemelen. Alışmışlardı.

Şimdi samurayların zamanındaki gibi birbirimizi kesmiyoruz artık. Sadece birbirimize çok daha saygısız davranıyoruz. Kılıç riski olmadığı için küfretmeye alıştık!*** Kişisel ilişkilerde yapılan fedakarlıklara alışıp, hemen görmezden geliyoruz, kıymet bilmiyoruz, saygımızı yitiriyoruz. Durum vahim.

İnanıyorum ki, bu süper yeteneğimizi saygı duymaya, kıymet bilmeye, anlayış göstermeye de alışmakta kullanabiliriz! Şunu aklımızda tutalım yeter, çoğu insan kendini böyle bir fikre adamayacaktır…

 

*“Survival of the fittest.” Yani: “En iyi alışan hayatta kalır.” En zeki, en güçlü, en ahlaklı değil maalesef.

**http://en.wikipedia.org/wiki/Hagakure

***“Civilized men are more discourteous than savages because they know they can be impolite without having their skulls split, as a general thing.” -Robert E. Howard, “The Tower of the Elephant” (1933)

Ey Melankolik Kardeş!

Hassas bir insansın biliyorum…

Melankolikliği irandenle seçiyorsun. Ve o irade, kendi mutluluğundan daha önemli, değer verdiğin bir şeylerin olduğunu gösteriyor.

Gökyüzünün rengini aslında görmüyor, rüzgarın ferahlığını hissetmiyor, kuşların cıvıltısını tam duyamıyorsun…

İçinde beliren en ufak bir mutluluğu “hak etmiyorum” diyerek parçalıyorsun…

Sayısını hatırlayabiliyor musun? Kaç kere yakaladın? Başkalarında övdüğün bir özelliğin aynısını, kendinde eleştirirken?

İğneyi de kendine, çuvaldızı da kendine batırırsın her zaman.

Peki böyle yaparak adil mi oluyorsun? Bu hassas ruh adil değil de zalim olmayı kaldırabiliyor mu? Eziyet ettiğin kendin de olsa bir “insan” değil mi?

Afrikadaki çocukların sahip olmadığı bir şey var sende! Bu yüzden onlar mutlular. Onların dertleri öyle güzel edebiyatla anlatılmıştır ki… Senin ise derdini anlatamadığın nice durum vardır, anlatamazsın.

Merak etme! Senin de edebiyatın yapılır… Yapılır da sana faydası olmaz… Sen kendi tarafını tutmayıp, kendine yardımcı olmadıktan sonra, sana kimin yardımı dokunabilir?

imza: bir melankolik

Doğmamış Michelangelo’ya Don Biçmek

Michelangelo’nun sözünü bilirsiniz “Heykel orada duruyordu, ben sadece taştaki fazlalıkları aldım.”

Farklı bir noktaya dikkat çekmek istiyorum, Michelangelo’nun bir mermer taşı varmış! Öncelikle karşısına o bütün fazlalıklarıyla, tombul ve şekilsiz bir mermeri koymuş.

Bir yazı yazarken de asıl yazma işi, yazıyı düzenlemekten, gözden geçirmekten oluşur diyorlar (bir örnek). Heyhat! Biz o aşamaya gelemiyoruz ki…

Henüz önümüzde bir mermer yokken biz aceleyle kesmeye biçmeye koyuluyoruz. Ne yapıyoruz?

Bu davranış fikrini henüz tam anlatamamış, olgunlaştıramamış birisini hemen eleştirmeye benziyor… Bebekleri kısa boylu olmakla eleştirmek gibi bir şey!

Halbuki önce serpilip gelişmeli. Nasıl oluşmuştu o bebeğin parmakları bile? Önce fırın eldiveni gibi umarsızca büyüdü minik eller, daha sonra aradaki fazlalık hücreler alındı ve işte karşınızda! Parmaklar!!

Diyeceğim odur ki önce rahat bırakalım gelişsin serpilsin, fikrin tohumunun içinden neler neler çıkacakmış bir görelim, sonra fazlalıkları budayabiliriz.

Bu yazıyı buraya kadar takip eden insanlar, bahse girerim sizde de bu eleştirel ruh var. Aman dikkatli olalım, bir heykeli ince ince işleyecek bu aracı yerinde kullanalım.

2011 yılı biterken…

2010 yılı biterken şu an kendimi değerlendirebileceğim, yolda olduğumu anlayacağım hedeflerim vardı. 2011 yılı biterken yol aldığımı hissediyorum ve mutluyum. Bir sene içinde yaşadığım olayların kendisinden çok bana hissettirdikleri ve düşündüklerimi paylaşacağım sizinle.
***
Başkalarının bir insan için en iyi senaryoyu düşünemediğini anladım. Bunu kimse kendisinden daha iyi yapamaz. Diğer insanlar ya iyi niyetliler ve ne istediğini tam bilemezler(bazen sen kendin bile tam bilemezken) ya da umursamazlar.

Böyle durumlarda ne istediğini dış dünyaya aktarmak senin görevin. Kimseye kızmak yok…
***

Kalbine ara ara çöken sıkıntılarla yaşamaya alışacaksın. Senin yaşadığının kanıtıdır. Sürekli bir eğlence, takılmaca veya hayalin içinde olmadığını, kendini gerçekten yaşamaktan alıkoymadığını gösterir.
***

Bazı dostluklar insan için o kadar faydalı oluyor ki, şeytan en çok vaktini insanı bu sağlam dostlarından ayırmak için harcıyor sanırım, kritik noktaya odaklanmayı biliyor!

***

İnsanlar sıkıntı, baskı ve zorluk altında daha farklı oluyor. Belki “işte gerçek hali ortaya çıktı” demek doğru olmasa da, kalbine inen yolda ne varsa onlar çıkıyor. Aşamadığı problemleri, takıntıları, alışkanlıkları, düşünceleri veya kalbinden bir parça.

***
İnsanlarla tartışırken tartışmada “daha iyi laf söylemeyi” maharet sanmamak lazım. Kendi hakkını savunduktan sonra ortamı tekrar yumuşatabilmek asıl değerli yetenek. Tartışmayı dostluğa zarar veren birşey değil güçlendiren birşey olarak kullanmak lazım. En azından iyi niyetli insanlar arasında böyle olmalı.

***
“Bir insan bunu neden yapsın?” diye düşünürken, bazı insanların kötülüğü hobi olarak, spor olarak yaptığını gördüm. Yani ulaşmak istedikleri sonuç önemli değil, kötülüğü yaparken kendi ödüllerini alıyorlar, mutlu oluyorlar zaten. Garip bir erdem.

***

Cesareti yakıp yıkmak, sadece bir şeylere karşı çıkmak şeklinde görmemek lazım. İnsanları sevmek, onları anlamak, buzları kırmak, yaşadıklarına ortak olmak, “sana bir sıkıntı gelirse yalnız olmayacaksın” diyebilmek için, herşeye rağmen içindeki iyiliği koruyup gülümseyebilmek için “daha çok” cesaret gerekiyor. Gençler olarak yıllar geçtikçe bu cesaretin kıymetini daha iyi anlayacağız.
***

Bir konuda acı çeksen bile, bir söz kalbini kırsa, hayallerin yıkılsa, sıkıntıya düşsen bile sinirlenip cezasını(?) en yakınındaki kişiye veya nesneye kesmeyeceksin. Sinirlenme veya kırılma sebebin seninle alakalı, onu kendi içinde inceleyeceksin. Çektiğin acıdan kendi kendine ağlayabilirsin, ancak etrafındaki insanlara hak etmediği gibi davranmayacaksın.
***

Ben oldum bitti demeyeceksin, boyca dağlara ulaşamazsın. İnsana yakışan evrendeki, dünyadaki yerini bilmek, o zaman kuruyacak da olsa güzel olan bir çiçek gibi anlamlı oluyor. Oldum bitti deyince hem yanılma payı artıyor, hem de işin güzelliği kaçıyor.

***
İnsanlardan birşeyler öğrenip onlara birşeyler öğretmek çok güzel ve eğlenceli. Araştırmayı ve düşünmeyi daha anlamlı kılıyor.

***

Sevineceksen eğer, elde ettiğin şeylerin seni mutlu etmesi fikrinden vazgeç. Güzel birşeyleri elde etmek için gösterdiğin çaba, sabır ve ödediğin bedel elde ettiğin güzelliğe tam eşit olacak. Mutlu olmak için yine şükretmeye devam etmen gerekecek. Çaba göstereceksin ancak birşeyleri elde edip mutlu olmak için değil.

***

2012 yılında da hiçbirşey yapmayıp pişman olmaktansa, işler ummadığım gibi gitse bile pişman olmayacağım yeni yollara girmeye devam edeceğim.

Tarihin yıl kısmındaki bu rakam değişikliğinin, herkese mutluluk, huzur ve barış getirmesi dileğiyle…

Kendine Bir İyilik Yap

Tartışırken, bir fikre (sizin kendi fikrinize!) gereksiz aşık olduğunuzu mu fark ettiniz? Bundan sonra yaşayabileceğiniz muhtemel senaryo: Fikre karşı söylenen her şeyi egonuza söylenmiş gibi karşılayacaksınız. Fikrinizi hiç değiştirmeyeceksiniz…

Bir dostunuza, tanıdığınıza sinirlendiniz ve aynı anda durumun aslında zamanla düzelebileceğini fark ettiniz. Bundan sonra yaşayabileceğiniz  muhtemel senaryo:  İçinizdeki hınç duygusunun tatlılığına yenilip insanları inciteceksiniz, bağları yıkacaksınız.

(Buraya duygularımıza kapıldığımız muhtemel senaryolar girin)

Yanlıştan dönmek, herkesin sadece kendinden bekleyebileceği büyük bir iyilik. Duygularınıza kapıldığınız için bu nadide iyiliği kendinizden esirgemeyin.

O ufak zaman parçasında duygularını sakinleştirirken çektiğiniz sıkıntı, yaşadığınız gerilim, başarı ile başarısızlık arasındaki fark olabilir mi? “Bir saniye!” diyorum.

Sebepsiz Bekleyiş

Konuşacak özel bir sebep arıyorsun. “Ne söyleyebilirim acaba?”

Kendini sorguluyorsun. Yine kafanın içindeki derin düşüncelere, kendi dünyana dönüyorsun. Ağzını açacak gibi yapıyor… Susuyorsun.

Karşındaki insan da tıpkı senin gibi değil mi? Susuyor ve bekliyor. O kadar beklemiş ki, eğer güzel sözler söylersen, sebebini sorgulamayacak… Senin gibi!

Bekliyor… Bekliyoruz… Seni bekliyoruz!..